İzlanda
Dünyanın en güney kentini (=Ushuaia ve dolayları) görmeme müteakip en kuzey başkentini de görme arzusuyla Reykjavik uçağına atlayıp gittim İzlanda'ya. Geziyi özellikle beyaz gecelere denk getirerek vesileyle kafamın bir türlü basmadığı "güneş nasıl hiç batmayabilir, eğer topu topu 1-2 saatliğine batıyorsa nereden batar nereden doğar" gibi sorular bütününe de cevap bulmak niyetindeydim. Cevap da buldum nitekim. Meğer bu günlerde güneş kuzeyin az batısından batar, 1-2 saat kaybolduktan sonra az doğusundan doğarmış...
Reykjavik civarlarında geçirdiğim 3 günde bir jeotermal elektrik santrali yapımı sırasında istemdışı ortaya çıkmış masmavi sıcak havuzcuk Blue Lagoon'u ziyaret ettim; Strokkur Gayzeri, Gullfoss Şelalesi ve Kerith Krateri'nden ibaret Golden Circle'a katıldım.
Bunların haricinde İzlanda deyince aklımda kalacaklar: Astronomik fiyatlar, sakin (tamam biraz fazla sakin) insanları, adaya ay görünümü veren püskürük kaya formasyonları, balık, soğuk, balık, soğuk ve astronomik fiyatlar.
Harcamayı azaltmak için, yemeğinizi süpermarketlerden alabilirsiniz. Konaklama konusunda ise biraz erken rezervasyon yaparak ve HRS'yi kullanarak uygun fiyatlı otel bulabilirsiniz. (***)
Britanya
Londra metrosunun mottosu "Mind The Gap" anonsunun ardında çok önemli işaretler olduğunu düşünürüm oldum olası. Basit bir basamağa dikkat çekme uyarısından çok "Boşluğu zikret - Bugün hiç boşluğu düşündün mü" gibi bir anlam ararım kelimeler ardında. Yine bu anonslar sonrası uhrevi bir silkinişle Londra metrosunda başladığım Britanya yolculuğum İzlanda molasının ardından K. İrlanda ile sürmüştü.
K. İrlanda'da Giant's Causeway ile başlayıp IRA'nın kalesi Derry'ye gittim. IRA ne halde bir göreyim istedim. Etnik bazlı görünen anlaşmazlıkların çoğunun altında aslında ekonomik sebeplerin yattığı gerçeğiyle burada da yüzleştim. Yıllar boyu birbiriyle didişip duran Katolik İrlandalılar ile Protestan İngilizler gelir seviyeleri ve yaşam standartları aşağı yukarı aynı olunca artık didişmez olmuşlar. Yakın zamanda da elele verecekler gibi görünüyor.
Ortaçağ'daki görüntüsünü aynen koruyan Edinburgh ve Highlands İskoçya'daki duraklarımdı. Beatles'ın memleketi liman şehri Liverpool, dünyanın en uzun isimli yeri Llanfairpwllgwyngyllgogerychwyrndrobwllllantysiliogogogoch, trip hop'un doğduğu Bristol, sevimli roma hamamı kenti Bath, uzaylı yapımı (!) Stonehenge ve Galler'in başkenti Cardiff diğer duraklarımdı Britanya'da... (***½)
Bugün, 8.5 ay önce başladığım seyahatimin son günü. Son bir defa daha uzaklarda bir yerlerde konaklayıp evime döneceğim. Dönmeden önce son hafta neler yaptım ettim, kısaca değineyim... Güneydoğu Asya'yı ve Güney Amerika'yı işgal etmiş İngiliz gençliğinin şımarıklığı yalnızca deplasmanda yoksa kendi ülkelerinde de mi böyleler diye merak etmekteydim. Gördüm ki her yerde böyleler. Alkol alıp böğürmeyi, aşırı hareketlerde bulunmayı pek seviyorlar. Yalnız, yaşını başını almış İngilizler pek bir efendi oluyorlar. Teşekkürsüz, ricasız cümle kurmuyorlar. Nasıl oluyor da bu densiz gençlik zamanla böyle han'fendi, beyfendi görünüme bürünüyor; orası meçhul... Yolculuğa İskoçya'nın başkenti Edinburgh'dan başladım. Şehir, bir vadinin karşılıklı iki tarafına kurulmuş etkileyici gotik yapıları barındırıyor. Şehirden, Highlands ismi verilen iç kısma günübirlik turlar yapılabiliyor. William Wallace'ın (=Cesuryürek) yakalandığı yeri, Rob Roy'un doğduğü köyü, Harry Potter'ın çekildiği alanları, olmayan canavarıyla ünlü Loch Ness'i bu turda görebiliyorsunuz. Yıllar önce, henüz daha İngilizce öğrenme aşamasına girmemişken, abimin Starting Point adlı temel İngilizce kitabını karıştırır, bir nebze bir şeyler öğrenmeye çalışırdım. O kitapta (yanılmıyorsam adı Charles olan) biraz saftan bir arkadaşın maceraları anlatılırken bir yandan İngilizce öğretilir, bir yandan da İngiliz propagandası yapılırdı. Görünen o ki, propaganda işe yaramış, kitabı ele almamın üzerinden yaklaşık 25 yıl geçmesine rağmen orada dünyanın en uzun isimli yeri olduğundan bahsedilen Llanfairpwllgwyngyllgogerychwyrndrobwllllantysiliogogogoch'e gitmekten kendimi alıkoyamadım. Trene bindim, Beatles'ıyla ünlü güzel şehir Liverpool'dan Galler'in bu sessiz sedasız köyüne gittim. (Adından başka bir olayı yok.) 3 favori grubumdan 2'sine (=Portishead & Massive Attack) evsahipliği yapan, diğer favori grubumun (=Radiohead) da gelişim sürecine bir şekilde katkıda bulunmuş Bristol'a, buralara gelmişken gitmemek olmazdı. Her ne kadar, Bristol'ın gece hayatı beni hayalkırıklığına uğratsa da, geceleri bu saygı duyulası grupların müziklerinden ziyade "cıs-tak" adını verdiğimiz haz etmediğim müzik türü hüküm sürse de benim için önemli bir duraktı. En azından isim babası Portishead'e (Bristol'a 50 dk uzaklıkta) gidip şöyle bir dolandım. (Adından başka bir olayı yok.) Stonehenge'e ve Galler'in başkenti Cardiff'e yaptığım ziyaretler sonrası Britanya yolculuğum, daha da ötesinde -zamanında hiç olmayacakmış gibi gelen, bir şekilde kotarıp da başladıktan sonra da hiç sonlanmayacakmış gibi görünen- 360 meridyenlik bu uzun yolculuğum burada bitti... Annemin o güzelim sarması ve kabakçiçeği dolması eşliğinde aile saadeti, Kordon'da imbat altında dost meclisi gibi aylardır hasret olduğum sosyal gereksinimlerimi giderdikten sonra bir gözden geçirme süreci için tekrar döneceğim. O zamana kadar, -melankolik zamanların ilacı, mutlu zamanların duygulandırıcısı- Portishead'in en nadide şarkılarından Sour Times'ı dinlemenizi tavsiye ediyorum. Kalın sağlıcakla...
(Şu an Özgür Derry'ye giriyorsunuz) Seyahatimin son durağı olan Birleşik Krallık'a Kuzey İrlanda üzerinden başladım. Gönül güneydeki İrlanda Cumhuriyeti'ni ve Dublin'i de görmek isterdi ama ayrı vize gerektiği için daha fazla vizesel strese giremedim ve orayı ekarte ettim. Öncelikle, buradaki ülke isimleri ile ilgili bolluğu aydınlatmak isterim. Malumunuz, burada sağlı sollu iki ada var. Doğudaki büyük olan Britanya Adası, batıdaki göreceli küçük olan İrlanda diye geçiyor. İngiltere, Britanya adasının güneyindeki merkezi "alt" ülke. İngiltere'nin batısındaki "alt" ülke Galler (başkenti Cardiff), kuzeyindeki ise İskoçya (başkenti Edinburgh). Bunlara yine aynı idari yönetime ait Kuzey İrlanda eklenince ortaya Birleşik Krallık çıkıyor. Özetle, - İngiltere = İngiltere (England) - İngiltere + Galler + İskoçya = Büyük Britanya (Great Britain) - Büyük Britanya + K.İrlanda = Birleşik Krallık (Ana ülke) (UK - United Kingdom of Great Britain and Northern Ireland) - İrlanda'nın güneyindeki bağımsız ülke = İrlanda Cumhuriyeti (Eire - Republic of Ireland) Kuzey İrlanda deyince ister istemez insanın aklına öncelikle IRA, çatışma, bomba gibi kavramlar geliyor. Gerek "Babam İçin" (aman, Babam ve Oğlum değil) ve "Boksör" gibi filmlerin zihnimde bıraktığı izler, gerekse özellikle 80'lerde TRT haberlerinden eksik olmayan bombalama görüntüleri beni buraları görmeye iten başlıca etkenler oldu. Güneşi batmayan ve o güneşin batmaması için de dünyanın en ücra noktalarında yapmadığını bırakmayan Britanya Krallığı, doğal olarak yanıbaşını boş bırakmıyor ve Kraliçe Victoria zamanında bütün İrlanda adasını da bünyesine katıp Birleşik Krallık'ı kuruyor. Ancak, İrlandalılar "Ya istiklal ya ölüm" diyerek bizle aynı vakitlerde eyleme girişince, 1922'de özgürlüklerine kavuşuyorlar. (Bkz. Micheal Collins) Lakin; Britanya, kuzeydeki halihazırda sanayileşmiş Belfast'ı bırakmak istemiyor ve güneye oranla yüksek orandaki Britanya yanlısı protestanlara da güvenip Kuzey İrlanda diye bir yer yaratıp orayı kendine saklıyor. K. İrlanda'da 1960'lara kadar açık şekilde protestanlar kayrılınca, ABD'deki siyahi hareketin başarıya ulaştığını gören İrlanda asıllılar (=katolikler) da ayaklanıyor ve Derry'de bir kurtarılmış bölge yaratıp (Free Derry) Britanya yönetimini reddediyorlar. (Şehrin isminin ne olduğu bile tartışma konusu: Şehri katolikler Derry, protestanlar Londonderry diye anıyor, aksi istikamette giderseniz sinirleniyorlar. Adamların hepsi de birbirine benziyor, dolayısıyla insan ne yapacağını şaşırıyor. En iyisi baştaki London'ı hızlıca yuvarlayıp Derry'yi keskin söylemek, yanar döner bir durum yaratıp aradan sıyrılmak... * ) 2-3 yıl süren bu direniş sonrasında, 30 Ocak 1972 günü Britanya polisi silahsız şekilde eylem yapan Derry'lilerin üzerine ateş açıyor ve 6'sı 17 yaşında olmak üzere 14 kişiyi (kimini sırtından vurarak) öldürüyor. Hiçbir Britanya polisi yargılanmıyor, hatta operasyonu yürüten polis şefleri terfi ediyor. İşte dananın kuyruğu burada kopuyor, İrlanda Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra kış uykusunda olan IRA bir anda şaha kalkıyor. Kanlı Pazar (Bloody Sunday) diye anılan bu güne kadar direnişlerini en fazla molotof kokteyli ve taşla götüren İrlanda asıllılar, öfkeyle silaha bombaya sarılıyorlar. Sonrasında IRA'nın sebep olduğu kör terör, canlarından olan nice masumlar, gözyaşı... Zor geçen 70 ve 80'lerden sonra IRA'nın siyasi kolu Sinn Fein ve Britanya hükümeti tartışmayı barış yanlısı bir platforma oturtup 1998'de bir anlaşma imzaladılar ve zor da olsa geçen sene bunu yürürlüğe soktular. Benim gördüğüm, o karşılıklı nefret bulutu büyük ölçüde dağılmış ama Derry girişindeki heykelde de simgelendiği üzere eller birbirlerine yakınlaşsa da henüz tokalaşmamış... Kanlı Pazar'ın gerçekleştiği Derry'nin Bogside semtindeki duvar resimlerinin her biri ayrı bir sanat eseri. Aralarından yürürken geçmiş yıllardaki acıyı damarlarınızda hissediyorsunuz. Direnişin simgesi "Şu an Özgür Derry'ye giriyorsunuz" yazısı, semtin girişinde gururla durmaya devam ediyor. Protestan semtlerinde de altta kalmamak için yapılan "şanlı" Britanya tarihini simgeleyen duvar resimlerine rastlamak mümkün. ("Ne enteresan bu Britanya yanlısı resimler" deyip fotoğraf çekerken üzere saldıran Britanyalı köpek, bu sefer de sözüm sana! Polis arabasına havladın tamam, diğer köpeklerle dalaştın o da tamam, masum bir turiste niye saldırıyorsun? Hele bir Türkiye'de göreyim seni, bak neler yapıyorum...) Belfast'ta Boksör filminde irdelenen polis kontrol noktaları çoktan kalkmış, Derry'dekine oranla daha barışcıl bir hava var. Ancak, şehirde birkaç güzel heykelden ve büyücek bir hükümet binasından öte çok görülesi bir yer yok. Ülkenin kuzeyindeki Giant's Causeway'a, her iki kentten de günübirlik geziler yapmak mümkün. Zamanında lavların soğuk deniz suyuyla karşılaşması sonucu oluşmuş altıgen prizma biçimli taşlar yemyeşil İrlanda çayırları eşliğinde birbirinden güzel manzaralar sunuyor. Buz gibi esen Atlantik rüzgarı ciğerlerde tahribat yaratsa da kaçırılmaması gereken şahane bir gezi. İskoçya'nın dağlık bölgesine (Highlands) yaptığım geziden sonra şu an Beatles'in memleketi Liverpool'a doğru gidiyorum. Sizleri de politik yanı ağır basan sevgili İrlandalı grup U2'nun toy vakitlerinde yaptıkları, muhtemelen ilk politik çıkışları olan "Sunday Bloody Sunday" şarkısıyla başbaşa bırakıyorum.