21 Ağustos 2007

Değerlendirme: Kolombiya & Küba & Venezuela

Kolombiya
Ne yalan söylemeli, gezimin en az tad veren yeri oldu. Ben mi yanlış mekanlarda dolaştım - doğru yerleri bulamadım; yoksa malzeme anca bundan ibaret midir - bilemiyorum. Yıllardır kulaktan kulağa yayılan kokain menşeli potansiyel tehlike hikayeleri (Örn: 1994 Dünya Kupası'nda takımının yenilgisine sebep olan Escobar'ın barda vurulması, her mermiden sonra gool diye haykırarak sevinilmesi hikayesi) ve yerel halkın "aman geceleri sokağa çıkma, o sokaktan aman öteye geçme" söylemleri sekteye uğrattı belki de gezi zevkini. Pasto, Popayan, hoş bir sürprizle Meral'le karşılaştığım Cali ve tarihi Cartagena idi gezdiklerim - gördüklerim... (**)

Küba
Bura bir ömre bedeldi. Azraille gelgitli oyunlar oynayan Fidel Castro'nun karizmasının hala her yeri kasıp kavurduğu, yoldaşları Che ve Cienfuegos'un saygıyla anıldığı, 1950 model janjanlı Amerikan arabalarıyla, büyüleyici kumsallarıyla ve -evet- büyüleyici kızlarıyla unutulmaz duraklarımdan biriydi. Değerli dostum Avni'nin katılımıyla daha da bir anlam kazandı. Havana'sıyla, Varadero'suyla, Trinidad'ıyla, Viñales'iyle gönüllerde taht kurdu. (****)

Venezuela
Caracas niteliksiz, bol tehlike arzeden, dünya güzeli efsanesine teğet dahi geçemeyen çok da gereği olmayan bir şehir. Buz kesen (ortalama 10 derece) otobüslerle yapılan uzun yolculuklardan sonra 5 ay yerim yurdum olan G. Amerika'ya buradan veda etmem ve aylar boyu beni perişan eden İspanya vizemi buradan alabilmem kayda değer anekdotlardı.
Angel Falls akıllara durgunluk veren güzeller güzeli, hayretler içinde bırakıcı şahane bir destinasyondu. Bolca övülen Roraima ve Merida'ya da gitsem tam olacaktı ama nasip değildi. Olamadı. (**½)

(NOT: Bir önceki yazımda değindiğim Peru'da geçtiğimiz hafta 8.0 richter büyüklüğünde bir deprem oldu. 4 ay önce karşısında Peru yemeği yediğim, akşam ayinine katıldığım Pisco Katedrali yerle bir oldu; yalnızca orada yine bir akşam ayinine gitmiş 170 kişi hayatını kaybetti. Bir nevi Galapagos tadındaki, binlerce hayvanı barındıran Paracas Milli Parkı büyük zarar gördü. Milyonlarca yılda oluşmuş Katedral Kayası yıkıldı. Güle eğlene sandboard yaptığım Huacachina - Ica'da insanlar şimdi can derdinde... Güzel Peru insanına başsağlığı diliyorum.)

Cartagena - Kolombiya Varadero - Küba Havana'lı kızlar - Küba Canaima - Venezuela
Pisco (Sağda artık var olmayan ve 170 kişinin hayatına mal olan katedral) Paracas Milli Parkı (Şimdi yıkılmış Katedral Kayalığı) Deprem-1 (Ica Katedrali) Deprem-2 (Ica)

İzmir

Etiketler: , ,

11 Mayıs 2007

Sıcak sosyalizm: Küba

Eski araba & Kumsal – Varadero(Mella ve Cienfuegos anısına)
Puro, salsa, eski Amerikan arabaları ve sosyalizm. Küba’da bunlar fazlasıyla mevcut. Ancak, ülkeyi yalnızca bunlarla anmak büyük bir hata olur. Bu ülkede, bunların ötesinde, bambaşka bir dünya var.
7 aydır, aynı ülkeden gelen eşleri dostlarıyla gezen ecnebileri (İsrailliler onarlı-yirmişerli gezmek üzere) kıskançlıkla izledikten sonra nihayet ben de bildik ettik bir arkadaşımla gezme fırsatı buldum. Avni, bir haftalığına Türkiye'den kalktı geldi. Küba’da hem hasret giderdik, hem de Küba’nın havasını suyunu beraber kokladık.
Önce, Ciudad de La Habana'dan (ya da kısaca Havana) bahsedeyim. Şehrin her yanını kaplayan Anti-Amerikan yanlısı panolarla çelişircesine her sokak başında beyzbol oynayan gençleriyle, evlerinin önünde öylece boş boş oturup her geçene laf atıp gülüşüp duran yaşlı teyze ve amcalarıyla, her renkten her cinsten nizami ölçülü hoş kızlarıyla (onlar da her geçen erkek turiste laf atıp gülüşüyor) gümbür gümbür yaşayan, fantastik bir şehir Havana. Kordon benzeri deniz kenarı yolu Malecon'da günün her saatinde insan görmek mümkün. Güneşin ızdırap verdiği saatlerde denize girip serinlemek, akşamları kız/erkek arkadaşla rom içip yakınlaşmaya yakınlaşma katmak amacıyla Havana halkı bu sahil yoluna hücum ediyor. Kaygan kayalıklardan denize girmeye çalışırken kimi ufaklıkların ayağı kayıyor, dalgaların içine gömülüp bir anlığına kayboluyorlar. Durumu fark eden anneleri suyun içine atlayıp son anda çocuğu kurtarıyor. Sonrasında, "Hay Allah, çocuk da neredeyse boğuluyordu" deyip hep beraber gülüşüyorlar. Sıcak hava insana hem mutluluk hem de bol miktarda genişlik veriyor anlaşılan.
Eski Havana fazlasıyla turistik. Böyle olunca da her an her saniye bir restoranda Kübalı müzisyenler sanat icra ediyorlar. Hasta Siempre - Comandante Che Guevara (bildiğimiz pop versiyonundan ziyade kürdilihicazkar makamına yakın olan versiyonu), Guantanamera (Guantanamo'lu kız), Buena Vista Social Club - Chan Chan şarkılarının kaç yüz defa dinledik, hatırlamıyorum...
Havana yakınlarındaki Varadero bembayaz kumsalları ve mavinin her tonunu içeren deniziyle bir cennet. Keza, adanın güneyinde yer alan Trinidad ise güzel mimarisi ve yine tropik özelliklerdeki deniziyle ayrı bir cevher. Avni'nin ayrılmasından sonra Havana'nın batısındaki Pinar del Rio'nun Viñales köyüne gittim. Bura da yeşil doğası, içinde botla gezilebilen mağaraları ve tarih öncesi zamanlara ithafen yapılmış duvar resmiyle ziyaret edilesi güzel bir mekan.
1 Mayıs'ta Havana'da Devrim Meydanı'ndaydık. Fidel, hastalığı sebebiyle ortalarda görünmese de başkan atadığı kardeşi Raul meydandaydı, başta kısa bir konuşma yaptı. Sonra binlerce Kübalı ellerinde bayraklarla 1 Mayıs'ı kutladılar.
Sosyalizmin neden ve nasıl olup da Küba'ya gelip yerleştiğine gelince... "Ulu önder" Jose Marti (42 yaşında öldürülmüş) liderliğinde İspanya'ya karşı yapılan savaş 1898'de tam da Küba'nın lehine sonuçlanacakken, Havana Limanı'nda demirleyen bir ABD savaş gemisi gizemli bir şekilde bombalanıyor, yüzlerce ABD askeri ölüyor. İspanya suçsuz olduğunu iddia etse de ABD, olayı İspanya'dan biliyor ve İspanyollar'a savaş açıyor. Küba, bağımsız olmayı beklerken bu katakulli sonucunda ABD mandasına giriyor. Ancak, ABD, yeni bir eyalet için fazla masraf yapmak istemediği için adayı kukla hükümetlerle yönetmeye karar veriyor. Yalnızca, güneydoğudaki Guantanamo'da bir askeri üs kuruyor ve burayı 99 yıllığına kiralıyor. (Bkz. Nasıl oluyor da Küba-ABD birbirine düşmanken şu an adada hem de işkenceleriyle ün salan bir ABD üssü var sorusunun cevabı / 99 yıl 2002'de doldu ama ABD bu, bir kere girdiği yerden bir daha çıkar mı...)
Sonradan ülke, ABD'nin arka bahçesindeki eğlence merkezi oluyor. Özellikle, 1950'lerdeki Batista döneminde, Humphrey Bogart'lar, Frank Sinatra'lar, bilimum Amerikan mafyası Havana'da gününü gün ederken, ülke halkı açlık ve sefillik içinde kırılıyor. Fuhuş, uyuşturucu inanılmaz boyutlara ulaşıyor. Küba Sosyalist Partisi'ni kuran, SSCB'ye gidip destek toplayan ve 1929'da öldürülen Julio Antonio Mella'nın (öldüğünde yaş 26) fikirleriyle beslenen hukuk öğrencisi Fidel Castro Ruz 1953 yılında (yaş 27 iken) ülkenin en önemli garnizonlarından birine saldırıp darbe yapmaya kalksa da başarılı olamıyor. Batista, kendisi hariç hemen hemen tüm arkadaşlarını öldürse de belki de kendi adına en büyük hatayı yapıp 2 sene hapisten sonra Fidel'i serbest bırakıp Meksika'ya sürüyor. Fidel, burada Ernesto 'Che' Guevara ile tanışıyor. (Latin Amerika'nın kuzeyinde "arkadaşım, hocam" manasında bilindiği üzere sürekli "amigo" kelimesi kullanılır. Ancak, Arjantin'de amigo kelimesi hiç kullanılmazken, bunun yerine "che" kelimesi kullanıyor. Ernesto Guevara da Arjantinli olmasından dolayı ona buna "che" diye seslenince, Kübalılar da "bu ne menem bir söylemdir" deyip Ernesto 'Che' Guevara'yı da çok hoşlarına giden bu hitap şekliyle anmaya başlıyorlar. - Bkz. Che'nin anlamı) 1957'de Fidel, kardeşi Raul, Che ve compañero'ları (isp. yoldaş) Küba'ya çıkıyor. Bu devrimde en az Fidel ve Che kadar önem arz eden, ancak muhtemelen uzaklara doğru hülyalı hülyalı bakan yakışıklı bir fotoğraf çektiremediği ve devrimden birkaç ay sonra öldüğü için kimsenin bilmediği etmediği Camilo Cienfuegos da onlara katılıyor ve bezmiş halkı rahatlıkla ayaklandırıyorlar. 1 Ocak 1959'de Batista kaçıyor ve ülke bu sosyalist gençlerin yönetimine giriyor. (Fidel: 32 - Che: 30 - Cienfuegos: 26) (Politikayı anca dost sohbetlerinde çerez eden, hem durumdan memnun olmayıp hem de fiili olarak harekete geçmeyi zul gören biz apolitik Türk gençliğine örnek olması babında, yaş konusunun özellikle altını çizmek istedim...) Che, birkaç yıl bakanlık yaptıktan sonra Kongo'ya gidiyor, sonrasında Bolivya'da gerilla faaliyetleri sürdürürken 1967'de öldürülüyor. Camilo, devrimden 9 ay sonra bir uçak kazasında kayboluyor. Fidel ise hala yerinde, bilindiği üzere. Compañero'su Hugo Chavez'le ABD'ye kafa tutmaya devam ediyor.
Küba, Hindistan'dan sonra en çok turist tacizine uğradığım yer oldu. "Puro? (Puro ister misin?)", "Uno peso (bir peso) para comida (açım abi)", "Psst lindo, hola (pışt yakışıklı, selam)" türevi tacizlerin maalesef ardı arkası yok! Ekonomik kaygı taşıyan bu tacizlerin olması gayet doğal. Nitekim, Küba'da bir doktor maaşı 25 CUC (38 YTL), bir makine mühendisi maaşı 20 CUC (30 YTL) civarında. 1990'da sosyalist dost SSCB'nin çöküşünden sonra oluşan finansal sıkıntıyı kapıları turistlere açmakta bulan Küba, bu açığı da bu şekilde güzelce kapamış. Küba halkının hayat idamesinde kullandığı ilaç, temel gıda gibi ihtiyaçlar son derece ucuzken, turistler için yüksek fiyatlı mekanlar oluşturulmuş. Turizmden gelir sağlayan Kübalılar hemen zengin olmaya başlamış. Böyle olunca, insanlar turistten kolayca nasiplenmek varken, doğal olarak yıllar boyu çalışıp yüksek tahsil yapmanın anlamsızlığına inanmaya başlamışlar. Hiç utanmadan arlanmadan 2 peso için dakikalarca yalvar yakar olan bir mühendis, sınıflarındaki en başarılı kızın iki aylık mühendis maaşını bir gecede kazanabildiğini fark ettikten sonra mezuniyete birkaç hafta kala okulu bırakıp fahişeliğe başladığını anlattı. Fidel'in hala hayatta olması, dolayısıyla başlattığı devrim ateşinin bir şekilde sürüyor olması ilmi alanlardaki çalışma sürecini devam ettiriyor. Ama ortadaki dramatik ekonomik uçurum, heyecanla ateşle sürecek gibi değil. Fidel'in ölmesinden sonra, kanaatimce aynı karizmayı taşımaktan uzak kardeşi Raul'un dış dünyayı görüp gözü açılmış (ve de görünürde sosyalizmi desteklerken, kısık sesle artık Fidel'den ve sosyalizmden sıkıldığını anlatmaya başlayan) bu halkı bu koşullarla yönetmeyi sürdürmesi zor. Benim önerim, Fidel ölmeden önce bu ülkeyi gidin görün. Görünen o ki, o gittikten sonra, ülke mevcut güvenliğini, yegane sıcak iklim sosyalist ülkesi olmasının getirdiği farklılıkları, özetle Küba'yı Küba yapan unsurları yitirmeye başlayacak; ve elde avuçta pek birşey kalmayacak...

NOT1: 2 haftalık yoklukta sağolun mesajlarınızla, maillerinizle meraklarınızı iletmişsiniz... Küba'da internet vahimden de öte. Havana'da ancak 5 yıldızlı otellerin lobilerinde ve Capitolio'da internet var. Download 1 kb/s'ye ulaşmaya çalışırken, upload kısaca 0. Fiyat dünya rekoru: 9 YTL/saat. Dolayısıyla, fiyat/kalite oranı sonsuza ıraksıyor. Böyle olunca, siteyi güncellemek nasip olmadı. 2 haftadır dünyada ne olup bittiğini bile yeni yeni öğreniyorum...

NOT2: Uzun zamandir almaya calistigim; Lima'da "Anca ruyanda gorursun", Quito'da "Veririz ama 3 hafta sonra", Havana'da "10 gun sonra gelip kirmizi ayin 15'i icin gun alman lazim" cevaplariyla reddedilen Ispanya (Schengen) vize talebimi Caracas Ispanya Buyukelciligi gorevlileri adeta sevincle karsiladi, inanilmaz bir sekilde 30 dk'da multiple vize verdiler. Boylelikle, muallakta olan Ispanya ve Izlanda gezilerim de kesinlesmis oldu.

Caracas - Venezuela

Etiketler:

Avni'nin kaleminden Küba: Ritimler Adası

Avni - Ancon Plajı - Trinidad"Küba belki son on yılda gitmek, görmek, hissetmek istediğim en önemli ülkeydi. Neden mi? Aslında genel olarak düşünüldüğü üzere sadece siyasal nedenler değil. Farklı bir yaşayışı, farklı insanlar olarak düşündüğüm bir milleti daha yakından tanımakdı. Biraz da seyrettiğim bazı filmlerin bende yarattığı duygular. Bu amaçla Cüneyt bu maceraya ilk başlarken konuştuğumuz ama, konuştuğumuz anda bile bana çok inandırıcı gelmeyen bu yolculuğu gerçekleştirme fırsatını yakaladım. İyi ki de yakalamışım.
Ne hayal etmiştin diyeceksiniz. Eski evler, eski arabalar, beyaz, siyah, melez insanların bir arada yaşama başarısı ve bunda sosyalizmin etkisi. Tarihi neydi, nasıl gelişti? Fidel, Che ve onların yarattığı bu dirayetli halkın yaşam tarzı vs. Müzik tabii ki, purolar tabii ki.
Önce ilk dikkat çeken İngilizce’nizin kifayetsiz kaldığı. İspanyolca bilmiyorsanız dilsizsiniz Küba’da. Anlaşabilmek için ekstra çaba harcamanız gerekiyor. Cüneyt’in son dört ayda Güney Amerika’da geliştirdiği hiç de azımsanmayacak İspanyolcası en büyük yardımcımız oldu. İngilizce bilmiyorlar derken daha ilk gecede duyduğum ilk cümleler “Hello my friend, where are you from?”, cevap Turkey veya Turquía, akabinde “Selamın Aleyküm”. Hayatım boyunca Türkiye’de bu kadar çok “Aleyküm Selam” dememişimdir. Şaşılacak derecede Türkiye’nin tanınıyor olması oraları ziyaret eden birçok arkadaşımızın bırakmış olduğu izlenimler olsa gerek diye düşünmeden edemiyorum. İlk gecede çok şaşırdığımız ama sonradan kanıksadığımız bitmeyen birşeyler satma talepleri başlıyor ve genellikle puro, kadın (chica) pazarlanıyor. Bu durum daha ikinci günden sizi sıkmaya başlıyor.
Yapılar çok ilgi çekici. Binalar çok eski, hatta nasıl ayakta durduklarına inanmak güç. O kadar zıtlıklar var ki. Aynı sokaktaki veya meydandaki binaların bir kısmı restore edilmiş, bir kısmı hala kötü durumda, ilginç bir kontrast oluşturuyor. Hava sıcak, çok sıcak, tıpkı insanları gibi. İnsanlar çalışıyorlar mı, yoksa hayat tamamen ortalıkta oturmak veya ayakta dikilip sohbet etmekten mi ibaret anlayamıyorsunuz. Tüm gün hatta gece yarılarına kadar evlerin önüne atılmış sandalye ve koltuklarda inanılmaz yüksek sesli müzikler eşliğinde sohbet ediyorlar. Her yaştan insan ortalıkta dans ediyor. Hatta ilk iki gün kaldığımız evin önünde gece saatin dört olmasına ve çevrede uyuyan insanlar olma ihtimaline rağmen bağıra çağıra konuşuyorlar. Uyurken sıcaktan her taraf açık yattığınızdan bütün sesler evinizde.
İlk gece Obispo’da (en önemli caddesi) ilk mojitolarımızı içiyoruz. Bir hafta boyunca onlarca içtik sanıyorum. Sonuçta tropik bir adadayız değil mi? Ve hepimizin bildiği Cüneyt’in doyumsuz anlatımıyla daha önce bu sitede yayınlanan hikayelerini ilk ağızdan dinleyerek ve kahkahalarla gülerek başlıyoruz ilk gecemize. Sürekli olarak “hatırlarsan bundan daha önce bahsetmiştim yazılarımda” diyor, ben genellikle hatırlamıyorum ve böylelikle testi de geçemiyorum. Çok özlemişim muhabbetini gerçekten. O’nun da içinde kalan aylardır konuşamadığı, fakat herhalde bu gezi boyunca tüm açığını kapattığı Türkçe’sine özlemini de dindirmiş oluyorum.
Pazar sabah kalktığımızda bir gece önce işaretlerini gördüğümüz pazardan geçiyoruz şehir merkezine giderken. Tıpkı bizim küçük yerlerde kurulan pazarlarımızı andırıyor. Soğan, şekli ve rengi biraz bozuk domates, salatalık ve inanılmaz miktarda ve dallarında satılan muzlar en revaçta ürünler. Tanımadığımız bir sürü meyve ve sebze ile beraber tabii ki. Yürürken yolda 1 Mayıs için bilboardlara asılmış “Todos Al Desfile” (Hep beraber mitinge) yazılarını sıklıkla görmek mümkün.
Müziklerden bahsetmemek olmaz. Her sokaktan, her kafe ve restorandan yükselen müthiş ritimler hemen sizi içine çekiyor. Uçakta giderken okuduğum bir dergide Küba için “Island of Rhythms” (Ritimler Adası) yazıyordu. Gerçek anlamda doğru bir tanımlama olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca öğrendiğimiz kadarıyla ülkenin maddi anlamda en rahat kesimi de müzisyenlermiş. Şaşmamalı, çünkü topladıkları bahşişler hiç de azımsanacak gibi değil.
Arabalar; renk renk, ve kesinlikle en yenileri 1960 model. Çok dökük görünenleri de var iyice toparlanmış, boyanmış, bakımdan geçmişleri de. Bazılarının nasıl yürüdüğüne bile şaşırırsınız. Tam Küba’ya özgü. Hepsi önünde durup da fotoğraf çektirmek isteyeceğiniz türden. Zaten ya bizimle ya da bizsiz birçok fotoğrafa fon oldular.
Saatlerce yürüdük üç gün boyunca, öyle ki hem sıcaktan hem de yürümekten ayaklarımın altı su topladı ve 1 Mayıs mitingine giderken patlayarak bir hafta boyunca yaralı ve hafif topallayarak ama hiç taviz vermeden yürümeye devam ederek Cüneyt’e ayak uydurmayı başardım. Eski Havana ve merkez Havana bölgelerinde girip çıkmadık sokak bırakmadan, bol bol fotoğraf çekerek yürüdük de yürüdük. Akşam olmaya başladığında, her turist gibi Capitolio’nun (merkezde kongre binası) merdivenlerinde Türkçe müzikler dinleyerek tamamladık günümüzü. Akşam yemekleri bol pek de damak tadımıza uygun olmayan yemeklerle geçiştirildi. Gerçi son bulduğumuz şişte et ve deniz ürünlerini ilginç bir şekilde asıda sunan bir restoranda fazladan takıldığımız da oldu.
Dedim ya insanlar yanımıza yaklaşıp sohbet etmek istediklerinde onlardan ülkeleri ve yönetimleri ile ilgili çeşitli eleştiriler dinledik. Daha çok Küba’lı olmanın zorlukları, ekonomik ve siyasi baskıları, ülke dışına çıkamamaları, bizim dünyayı gezme konusunda ne kadar şanslı olduğumuzu belirten konuşmaların ardından bize ucuz puro satmaya çalışmaları ve bizim kibarca onları redetmemizle sonlanan sohbetler ettik.
Ve 1 Mayıs tabii. Muhteşem bir seremoniydi. Yüzbinlerce insanla birlikte Devrim Meydanında, devrimci ruhlarını hiç kaybetmemiş bir kalabalıkla yürüdük. Bir yanda dev devrim anıtı ve Jose Marti’nin (devrimci ruhun ilk siyasi liderlerinden ve aynı zamanda şair) dev heykeli, bir yanda Che’nin yüzü ve “Hasta La Victoria Siempre” (zafer daimi oluncaya dek) sözünün yazılı olduğu ve dev Küba bayrağı asılı binanın arasından yürüdük. Hatta bir ara oniki yıldır ABD’de haksız yere tutuklu oldukları ve “geri dönecekleri” (Volveran) yurdun her köşesinde asılı bulunan beş Kübalı kahramanın pankartını da taşıyarak bitirdik kilometrelerce süren yürüyüşümüzü.
Belirtmeliyim, bu bana biraz ironik geldi. Bir yanda durumlarından şikayetçi insanları dinleyip, bir yandan da böyle coşkulu bir kalabalıkla yürümek, ülkelerine, devrimlerine ve liderlerine bağlılıklarını bu kadar yüksek sesle haykıran insanları izlemek ilginçti. Yıllardır süren ambargonun belini büktüğü, fakat Castro’nun son yıllarda turizme kapıyı açması ile dış dünyayı tanımaya ve dışarıda neler olup bittiğini anlamaya başlayan halkın bu devrim coşkusu şaşırtıcı geldi bana.
Daha sonraki günlerde önce Varadero’ya giderek denize girmek, güneşlenmek fırsatını da yarattık kendimize. Çoğumuzun resimlerde görerek imrendiğimiz upuzun bembeyaz kumsal, gerçek turkuaz okyanus kıyısında ve palmiye ağaçlarının gölgesinde denize girme şansını da yakalmış olduk.
Ve benim için (Cüneyt için değil) yolculuğun son durağı Trinidat. Bu çok şirin güney kasabasında ve çok tatlı ev sahibemiz Alicia’nın muhteşem yemekleri eşliğinde geçiridik iki günümüzü. Öyle ki bir öğle yemeğinde tepeleme yediğimiz kara kuru fasülye ve karidesleri unutmak mümkün değil. Akşam yemeğinde ise bu kez Orhan Gencebay eşliğinde evin terasında götürdüğümüz istakozun tadı hala damağımda. Ya o her öğünde sunulan mango suyu ve ismini telafuz edemediğimiz ve hatta şu an benim hatırlamadığım tropikal meyveler. Trinidat’taki son günümüzde yine ama bu kez güney kıyısında başka bir turkuaz okyanus plajında bütün günü güneşin altında geçirdik. Akşam yemeğimizde bu kez yine ismini hatırlamadığım nefis bir balık ve salata ile bitirdik günümüzü. Ertesi sabah beş saatlik bir otobüs yolculuğu ile Havana’ya döndük ve tüm öğleden sonramızı gezemediğimiz birkaç önemli yeri ki görülmesi şart olan Devrim Müzesi’ni de gezerek, Capitolio’nun merdivenlerinde tamamladık Küba maceramı.
Küba’nın tarihi ve özellikle 1959 devriminden sonrası için eminim Cüneyt çok şeyler yazacaktır. Bu konuya hiç girmiyorum. Benim için önemli olan bir hafta boyunca bu görmeyi hayal ettiğim adayı, birlikte gezmekten hep çok büyük zevk aldığım dostum Cüneyt’le birlikte ayaklarım patlayana kadar gezmekti. Ve en önemlisi Cüneyt’in bu macerasının küçük bir parçasına dahil olma ayrıcalığını hissetmemdi. Gitmesi çok zor (uzak ve yorucu) fakat görmekten hiç pişman olmayacağınız ve aslında küçük zannettiğiniz ama çok büyük olan bu adayı ölmeden önce görülecekler listenize eklemenizi şiddetle tavsiye ediyorum.
Cüneyt’e hem çok teşekkür ediyor, hem de maceranın kalan kısmı için iyi yolculuklar, iyi şanslar diliyorum.
Küçük bir tavsiye daha… Gitmeden veya yolculuğunuz sırasında mutlaka Aslı Pelit’in “Siempre Havana” kitabını edinin ve okuyun. Kesinlikle birçok konuda size yardımcı olacak, Küba yaşantısını çok iyi anlamanızı sağlayacak bir kaynak kitap niteliğinde.

Avni...
08.05.2007 - İzmir"

(Avni: Izmir)

Etiketler:

Küba Foto